Yanılmanın Gücü
İnsan çoğu zaman doğru olduğu için değil, yanıldığını fark edebildiği için gelişir.
Hayatın büyük bir kısmı doğru kararlar vermeye çalışarak geçiyor. Okulda, işte, ilişkilerde…Hep doğruyu bulmaya, doğruyu savunmaya, doğru tarafta olmaya çalışıyoruz. Hatta çoğu zaman yanılmamak neredeyse bir başarı ölçütü gibi görülüyor. Oysa zamanla insan fark ediyor ki gelişimi asıl hızlandıran şey her zaman doğru olmak değil; yanıldığını görebilmek.
Çünkü yanılmak insanın düşündüğünden çok daha doğal bir durum. Bilgi sınırlı, zaman sınırlı, perspektif sınırlı. Bu yüzden her karar aslında bir varsayımın üzerine kuruluyor. Fakat çoğu insan yanıldığını fark ettiğinde bunu bir tehdit gibi algılıyor. Çünkü yanılmak, çoğu zaman ego ile karıştırılıyor. Bir fikrin yanlış çıkması, sanki kişinin kendisinin yanlış olduğu anlamına geliyormuş gibi hissediliyor.
Oysa mesele tam olarak bu değil.
Yanılabilmek aslında zihinsel bir esneklik göstergesi. İnsan kendi düşüncesine dışarıdan bakabildiğinde, onu gerektiğinde değiştirebildiğinde, düşünceyi bir kimlik meselesi olmaktan çıkarıp bir araç haline getirebiliyor. İşte tam o noktada öğrenme gerçekten başlıyor.
Liderlikte de bu durum çok daha belirgin. Dışarıdan bakıldığında liderlik çoğu zaman güçlü kararlar vermekle ilişkilendirilir. Hızlı olmak, net olmak, kararlı olmak…Bunların hepsi önemli. Ama zaman içinde şunu fark ediyorsunuz: en güçlü liderler her zaman en çok bilenler değil. En güçlü liderler çoğu zaman en hızlı öğrenebilenler.
Ve hızlı öğrenmenin yolu da çoğu zaman yanılmayı kabul etmekten geçiyor.
Çünkü bir fikri sonsuza kadar savunmak kolaydır. İnsan bir kez bir pozisyon aldığında, onu korumak için zihni farkında olmadan birçok gerekçe üretir. Buna psikolojide “doğrulama yanlılığı” deniyor. Yani insan zaten inandığı şeyi destekleyen bilgileri daha kolay görür, diğerlerini ise görmezden gelme eğilimindedir.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı hatayı tekrar edebilir. Sorun zekâ değildir. Sorun, düşünceyi savunma refleksidir.
Oysa gelişim çoğu zaman başka bir yerden gelir. İnsan bazen durup şunu sorabildiğinde bir kapı açılır: “Acaba burada yanılıyor olabilir miyim?”
Bu soru basit görünür ama zihni çok farklı bir moda geçirir. Savunma modundan öğrenme moduna.
Liderlikte de benzer bir dönüşüm yaşanır. Bir noktadan sonra liderliğin her şeyi bilmekle ilgili olmadığını anlıyorsunuz. Daha çok, doğru soruları sorabilmekle ilgili. Ve bazen en doğru soru şudur: “Biz burada yanlış bir varsayımın üzerine mi gidiyoruz?”
Bu soru çoğu zaman yeni bir düşünme alanı açar. İnsanları savunma pozisyonundan çıkarır. Konuşmayı bir güç mücadelesi olmaktan çıkarıp bir keşif sürecine dönüştürür.
Yanılmayı kabul etmek zayıflık değildir. Tam tersine zihinsel olgunluk göstergesidir. Çünkü bu, insanın kendi fikrini bir kimlik zırhı gibi taşımadığını gösterir. Fikirler değişebilir. Perspektifler değişebilir. Ama öğrenme isteği devam ettiği sürece gelişim de devam eder.
Belki de bu yüzden en ilginç dönüşümler, insanların en çok yanıldıklarını fark ettikleri anlardan sonra başlar.
Çünkü insan o anda sadece bir fikrini değiştirmez. Dünyaya bakma biçimi de biraz değişir.
Ve belki de gerçek güç tam olarak burada ortaya çıkar:
Her zaman haklı çıkmaya çalışmakta değil, gerektiğinde fikrini değiştirebilmekte.

